aslında o kadar düşündüm başlık için. ama gerçekten anlatacağım konuyla ilgili en güzel şeyi bulamadım. mevzunun sen sivri kişisini veya zamanını düşündüm. hangisini seçsem diğerlerine hakaret oluyor. yani olmuyor.
neyse olayımız 1998-99 gibi cereyan ediyor. o yıllar benim 6 veya 7′inci sınıfa gittiğim zamanlar. henüz saçlar okul tıraşı, boy kısa, fizik çelimsiz ve ayaklar 37 numara. en büyük hobim atarim tabi. goal-1 diye bir futbol oyunu var dünya kupası üzerine. bıraksalar 7*24 oynarım. ama ne mümkün. 17:30′da okuldan çık eve gel. saat 18:00 gibi atariyi kur ve çalıştır. 1 saat sonra baba gelsin haberler de haberler diye tuttursun. kahrol ve kapat. ama içeriye gidemezsin kardeşim, tv odasında oturacaksın. oturacaksın ki babanın televizyonla konuşup reklamlarla sövüşmesine şahit olasın.
bu arada arkadaşlar arasında atarisi olan sadece ben varım. ama bu beni aslan yapmıyor arkadaşlarım arasında. çünkü onlar daha ilkokul yıllarında aslanlar gibi pc aldılar. adamlar midtown madness oynuyor, vw beetle ile san francisco yollarında fink atıyorlar, mustang ile londra sokaklarında ters yönde ilerlerken oyunda hata olduğunu düşünüyorlar. zira kafa basmıyor trafiğin sağdan akışına. ben de söylemiyorum tabi.
ki bu arada bu bilgisayar sahibi arkadaşlarla da pek aram yok. o yıllarda olduğu gibi arkadaşlarımın evine gidip bilgisayar ile haşır neşir olamıyorum. dışarıdan bakılınca pek bir şey kaybetmemişim gibi. ama aslen öyle değil tabi. ben herkesin doktor olacam dediği yaş aralığında elektronik üzerine bir şeyler yapmak isterken bu lanet bilgisayarları ilk gördüğümden itibaren bu fikrimi tamamen bilgisayar üzerine çevirmiş insanım. yani hayatını vermek istediğin hobin ve belki mesleğinle tanışamıyorsun bile.
neyse yıllar geçip biraz daha büyüyünce benim ataride tat kalmadı haliyle. goal-1 zaten çalışmamaya başladı. çalışsa bile fifa 99 gördü bu gözler. ki zaten bizim neredeyse benim yaşıtım olan ilk kumandalı tv’lerden olan aslanlar gibi saba da tökezlemeye başladı. anında bok benim atariye atıldı. ben onu bağlayınca bozuluyormuş bizimki. bu olayı takip eden 5 yıl, yani ben neredeyse liseyi bitirmeye yakın bir zamana kadar tv ile atarinin birbirini bozamayacağını anlatmaya çalıştım. pek başarılı olamadım.
e atari yalan olunca bilgisayara kayış biraz daha mühim oldu o yıl. öyle ya, okuldan geldikten sonra ne yapacaktım ben? power rangers zaten bi yere kadar. internet cafeler hayli revaçta ama gidemem. atari oynattırmayan ailem beni internet cafe ile aynı cümle içinde görse ne satanistliğim kalır ne teröristliğim. lise son sınıfa kadar da gidemedim zaten.
ama o yıl shadow man diye bir oyun çıkmış. en fazla heyecanı super mario oynarken canavarlı bölümlerde yaşamış beni yedi bitirdi. o da oynamadan. sadece izlemesi adamı sıçırtmaya yetiyor. o güne kadar en fazla mario oynarken gudik kaplumbağaların üzerine zıplayıp ileri yolladıktan sonra geri tepip beni yemesine bu kadar korkmuşumdur. ama sadece ben korkmuyorum tabi. oynayan ve izleyen herkes benim gibi.
haliyle sıkıldılar oyundan. onlar oynamaktan ben ise oynamadan izlemekten. yeni oyunlar arandı arkadaşlarda. kuruldu kaldırıldı, windows 98 de kaldırmadı onu da kaldırıp kurdular. anlayan adam olmayınca bir arpa boyu yol alamıyorsun. benim olsa anında alır sökerim.
aradan kısa bir zaman geçti. mahalle bakkalının önünde otururken bizim aslan parçası hasan geldi. hasan bizim apartmanın altındaki bakkalın hemen yanındaki karponpiyercide çalışan kalıpçı. benim ise hayatımda gördüğüm en salak adam. halı saha maçına gece giydiği kırmızı alt ve üst eşofmanıyla çıkıp lastiği gevşek, düşer bu diye pantolonunun siyah kemerini götüne bağlayabilen, zeytinburnu sahilden üsküdara geçmek için galata köprüsünden geçip yürüyebileceğine inanan bir adam. ayrıca daha önce anlattığım şükrü’nün kardeşi. bizden yaşça büyük oluşunun avantajıyla her fırsatta anlattığı karı kız muhabbetlerine ve hiç görmediğimiz duymadığımız oyunlarına hastayız. e madem geldi, hemen sorduk. içerik önemli değil;
-hasan abi oyun var mı?
-var lan bir sürü hemde [de'yi de bitişik söyleyebilecek bir adamdı]
muhabbetin devamında ballandıra ballandıra anlattığı oyunlardan birini getireceğini ama ismini unuttuğunu söyledi. biz de ertesi günü büyük hayallerle bekledik. getirmedi tabi olmayan oyunu. unutmuş numarası yaptı. hatta o kadar salak ve beceriksizdi ki unutmuş numarası bile yapamadı. unuttun mu deyinde iyi bir bahane olduğunu farkedip sadece evet dedi.
önümüzdeki 1 hafta boyunca da o fark edip evet demeye devam etti biz de yemiş numarası yapmaya. uzun zaman sonra kasıla kasıla gelip zarf ve içindeki cd’yi bırakarak süzülerek gitti suratında alçı izleriyle. biz de koşa koşa pc başına gittik heyecanla. cd’yi kabından çıkarttık. üzerinde “the game” yazıyodu. taktık. merakla bekledik bir autorun çıkar da setup yazısına tıklarız diye. çıkan bir şey olmadı tabi. bilgisayarımdan cd sürücüye tıklayıp klasörleri görmeyi başaran adamı o gün çok zeki ve bilgili bir adam sanmıştım. yapar ya o diye beklerken tanımadığımız klasörlerde döndü durdu.
bugün bile hatırlarım o dizini adım gibi. en mantıklı görüneni sarı mpegav klasörü ve içindeki avseq01.dat dosyasıydı. winzip ve winamp dahil bir sürü şeyle açmaya uğraştıysak bile başarılı olamadık. taa ki ben durun lan acemi şansıyla açarım belki diyerek yanlışlıkla media player kısa yolu üzerine sürükleyince gerçeği anladık. ekran karardı, birden “ Michael Douglas, Deborah Kara Unger and Sean Penn” yazdı. sonrası zaten malum.
bizim hasan’ın getirdiği malum cd aslanlar gibi sinemaymış. boşa gitmesin diye izledik o sinirle. o da yarıda kaldı. bizim adam 2′inci cd’yi getirmemiş tabi. götürüp geri verdik. lan bu filmiş salak herif demedik.
şimdi bakıyorum da cod mw3 indirmeye çalışıyorum. hala %59.7′de. sabırsızlıktan ve can sıkıntısından geberdim. diyorum ki acaba yıllar sonra hasan’ı arayıp oyun var mı desem mi?