hasan şaş – oyun – the game

Posted: Kasım 11, 2011 in günlük
Etiketler:, ,

aslında o kadar düşündüm başlık için. ama gerçekten anlatacağım konuyla ilgili en güzel şeyi bulamadım. mevzunun sen sivri kişisini veya zamanını düşündüm. hangisini seçsem diğerlerine hakaret oluyor. yani olmuyor.

 

neyse olayımız 1998-99 gibi cereyan ediyor. o yıllar benim 6 veya 7′inci sınıfa gittiğim zamanlar. henüz saçlar okul tıraşı, boy kısa, fizik çelimsiz ve ayaklar 37 numara. en büyük hobim atarim tabi. goal-1 diye bir futbol oyunu var dünya kupası üzerine. bıraksalar 7*24 oynarım. ama ne mümkün. 17:30′da okuldan çık eve gel. saat 18:00 gibi atariyi kur ve çalıştır. 1 saat sonra baba gelsin haberler de haberler diye tuttursun. kahrol ve kapat. ama içeriye gidemezsin kardeşim, tv odasında oturacaksın. oturacaksın ki babanın televizyonla konuşup reklamlarla sövüşmesine şahit olasın.

bu arada arkadaşlar arasında atarisi olan sadece ben varım. ama bu beni aslan yapmıyor arkadaşlarım arasında. çünkü onlar daha ilkokul yıllarında aslanlar gibi pc aldılar. adamlar midtown madness oynuyor, vw beetle ile san francisco yollarında fink atıyorlar, mustang ile londra sokaklarında ters yönde ilerlerken oyunda hata olduğunu düşünüyorlar. zira kafa basmıyor trafiğin sağdan akışına. ben de söylemiyorum tabi.

ki bu arada bu bilgisayar sahibi arkadaşlarla da pek aram yok. o yıllarda olduğu gibi arkadaşlarımın evine gidip bilgisayar ile haşır neşir olamıyorum. dışarıdan bakılınca pek bir şey kaybetmemişim gibi. ama aslen öyle değil tabi. ben herkesin doktor olacam dediği yaş aralığında elektronik üzerine bir şeyler yapmak isterken bu lanet bilgisayarları ilk gördüğümden itibaren bu fikrimi tamamen bilgisayar üzerine çevirmiş insanım. yani hayatını vermek istediğin hobin ve belki mesleğinle tanışamıyorsun bile.

neyse yıllar geçip biraz daha büyüyünce benim ataride tat kalmadı haliyle.  goal-1 zaten çalışmamaya başladı. çalışsa bile fifa 99 gördü bu gözler. ki zaten bizim neredeyse benim yaşıtım olan ilk kumandalı tv’lerden olan aslanlar gibi saba da tökezlemeye başladı. anında bok benim atariye atıldı. ben onu bağlayınca bozuluyormuş bizimki. bu olayı takip eden 5 yıl, yani ben neredeyse liseyi bitirmeye yakın bir zamana kadar tv ile atarinin birbirini bozamayacağını anlatmaya çalıştım. pek başarılı olamadım.

e atari yalan olunca bilgisayara kayış biraz daha mühim oldu o yıl. öyle ya, okuldan geldikten sonra ne yapacaktım ben? power rangers zaten bi yere kadar. internet cafeler hayli revaçta ama gidemem. atari oynattırmayan ailem beni internet cafe ile aynı cümle içinde görse ne satanistliğim kalır ne teröristliğim. lise son sınıfa kadar da gidemedim zaten.

ama o yıl shadow man diye bir oyun çıkmış. en fazla heyecanı super mario oynarken canavarlı bölümlerde yaşamış beni yedi bitirdi. o da oynamadan. sadece izlemesi adamı sıçırtmaya yetiyor. o güne kadar en fazla mario oynarken gudik kaplumbağaların üzerine zıplayıp ileri yolladıktan sonra geri tepip beni yemesine bu kadar korkmuşumdur. ama sadece ben korkmuyorum tabi. oynayan ve izleyen herkes benim gibi.

haliyle sıkıldılar oyundan. onlar oynamaktan ben ise oynamadan izlemekten. yeni oyunlar arandı arkadaşlarda. kuruldu kaldırıldı, windows 98 de kaldırmadı onu da kaldırıp kurdular. anlayan adam olmayınca bir arpa boyu yol alamıyorsun. benim olsa anında alır sökerim.

aradan kısa bir zaman geçti. mahalle bakkalının önünde otururken bizim aslan parçası hasan geldi. hasan bizim apartmanın altındaki bakkalın hemen yanındaki karponpiyercide çalışan kalıpçı. benim ise hayatımda gördüğüm en salak adam. halı saha maçına gece giydiği kırmızı alt ve üst eşofmanıyla çıkıp lastiği gevşek, düşer bu diye pantolonunun siyah kemerini götüne bağlayabilen, zeytinburnu sahilden üsküdara geçmek için galata köprüsünden geçip yürüyebileceğine inanan bir adam.  ayrıca daha önce anlattığım şükrü’nün kardeşi. bizden yaşça büyük oluşunun avantajıyla her fırsatta anlattığı karı kız muhabbetlerine ve hiç görmediğimiz duymadığımız oyunlarına hastayız. e madem geldi, hemen sorduk. içerik önemli değil;

-hasan abi oyun var mı?
-var lan bir sürü hemde [de'yi de bitişik söyleyebilecek bir adamdı]

muhabbetin devamında ballandıra ballandıra anlattığı oyunlardan birini getireceğini ama ismini unuttuğunu söyledi. biz de ertesi günü büyük hayallerle bekledik. getirmedi tabi olmayan oyunu. unutmuş numarası yaptı. hatta o kadar salak ve beceriksizdi ki unutmuş numarası bile yapamadı. unuttun mu deyinde iyi bir bahane olduğunu farkedip sadece evet dedi.

önümüzdeki 1 hafta boyunca da o fark edip evet demeye devam etti biz de yemiş numarası yapmaya. uzun zaman sonra kasıla kasıla gelip zarf ve içindeki cd’yi bırakarak süzülerek gitti suratında alçı izleriyle. biz de  koşa koşa pc başına gittik heyecanla. cd’yi kabından çıkarttık. üzerinde “the game” yazıyodu. taktık. merakla bekledik bir autorun çıkar da setup yazısına tıklarız diye. çıkan bir şey olmadı tabi. bilgisayarımdan cd sürücüye tıklayıp klasörleri görmeyi başaran adamı o gün çok zeki ve bilgili bir adam sanmıştım. yapar ya o diye beklerken tanımadığımız klasörlerde döndü durdu.

bugün bile hatırlarım o dizini adım gibi. en mantıklı görüneni sarı mpegav klasörü ve içindeki avseq01.dat dosyasıydı. winzip ve winamp dahil bir sürü şeyle açmaya uğraştıysak bile başarılı olamadık. taa ki ben durun lan acemi şansıyla açarım belki diyerek yanlışlıkla media player kısa yolu üzerine sürükleyince gerçeği anladık. ekran karardı, birden “ Michael DouglasDeborah Kara Unger and Sean Penn” yazdı. sonrası zaten malum.

bizim hasan’ın getirdiği malum cd aslanlar gibi sinemaymış. boşa gitmesin diye izledik o sinirle. o da yarıda kaldı. bizim adam 2′inci cd’yi getirmemiş tabi. götürüp geri verdik. lan bu filmiş salak herif demedik.

 

şimdi bakıyorum da cod mw3 indirmeye çalışıyorum. hala %59.7′de. sabırsızlıktan ve can sıkıntısından geberdim. diyorum ki acaba yıllar sonra hasan’ı arayıp oyun var mı desem mi?

hediye masum. önce onu alıp başka bir kenara koyuroyuz edeni ve edileni kenara koyarak.

şimdi konu malum. doğum günü ve  hediye ikilisi. adamına göre ve yakınlık derecesine göre değişir seçim. kimi zaman kıymetli bir parça, kimi zaman el emeği göz nuru ve para ile kıyaslanamayacak bir şey. değerli olan her şey bu sınıfa girer.

malum olmayan da şu; cimri adamın aldığı hediyenin kıymeti. kendisine göre kesinlikle emsalsiz, hayatında bir tekrarını daha yapmadığı/yağmayacağı bir hareket. işte “düşünmen/hatırlaman yeter” de bunun için var. ilk başta çok yakışık kalmayabilir bunun için var kısmı ama sonucu da etkileyemeyecek. sonrası adına hepsi yapar demek komik lakin başa kakma oranı hayli yüksek. düşününce değeri neyle ölçülü olursa olsun içe oturabilir. bu cimri olmayanın da başına gelebilir. mevzu şu ki boşa giden bir şeyin ardından susmak en zoru, en kıymetlisi, en göte kaçanı olduğu halde en susması zor olanı. cesareti olan geri ister zaten. ki isterse tebrik et. öp, kaşına koy. açılsın itin kaşı.

şimdi bizim örneğimiz de bu. cimri birinin aldığı hediye içine oturur. karşılıklı olarak iş veya başka bir bağ sona erdiği zaman da geri alması.

liseden bir arkadaşım var. bir kaç sene öncesine kadar kadim ve iyi sayılabilecek bir adam. basına açık antremanlarında agresif, kuralcı, gönlü rahat, eli bol… basına kapalı antremanlar ise facia. gereğinden fazla evcil, cimri. öyle ki; adamı yaklaşık olarak 8 yıldır tanıyorum. telefonunda en son liseyi bitirdikten 2 sene sonra kontör gördüm. o da 2005 yılının ilk çeyreği.

üniversite hayatı daha beter. gidişinden gelişine kadar ses yok kontör yüzünden. belki bu sessizliğine sebep olan da ödemeli aramaya numarayı kapatmak. hadi ben çok mühim değilim ama arkadaş senin hiç mi kız arkadaşın neyin yok? herkesi mi ödemi arayıp konuşuyosun. yokmuş lan. gerçekten.

neyse adamımız okulu bitirip geldiğinde  hobi olarak mahalledeki bir süper markettin “şartüteri” reyonunda peynirciliğe başladı. klasik market ortamından yararlanarak da bir kız arkadaş edindi. ayda bir de olsa aldığımız haberler kesildi kız sayesinde. kısa zaman sonra geldi doğum günü var ne hediye alayım diye. yılların adamı. şaşırdık doğal olarak. 3-5 basit fikir verdiysek bile beğenmedi. soluğu kuyumcuda almış. hediye çok klasik. isim kolyesi. ama adamımız değişik. kolye hakkaten altın. biz de değiştik. dedik evrim var.

adamımızdan yine uzun zaman ses yok. taaa ki kız arkadaşından ayrılıp omuzumuzda sızlanana kadar. ne desek teselli olmuyor. üzüldük amına koyim. en son çare olarak konuyu başka bir yere çekmek adına “kolye ne oldu olm” dedim. güldü. aldım tabi dedi. güldü. o kadar salak mıyım ona bırakacak kadar dedi. güldü. ağladık. daha çok güldü. kolyeyi ceketinin sağ cebinden çıkarıp gösterdi. gel bozduralım dedim gördükte için acımasın. yok dedi, baktım gasteye altın yükselecekmiş dedi. öldüm.

gel zaman git zaman kaybolduysada ortadan ara ara geldi. zaman zaman aradı. şirket telefonundan. her ay sonu ayrıntılı faturada aynı numarayı gören patronu aradı beni kimsin lan diye. o numarayı hep iş bankası diye açtım. kredi borçları vardı. kapattı.

ayrılığının 3-4 ay sonrası yeniden doğru bizimki. başka kız bulmuş. anlata anlata bitiremedi. beceksizler sürüsü arkadaş ortamımızdan gerekli nasihatleri alıp teklife gitti. adam fenerli selçuk gibi sadece tek maçta gol atıp yürüyor sezon boyu. kız da kabul etti. biz de sevindik. ayrıca hoş bir rastlantı var. ayrıldığı kız arkadaşıyla yeni kız arkadaşının adı aynı. rastlantının hoş olmasının sebebi de bizimkinin doğum gününde yine o kolyeyi verecek olması. 2 işi de aradan çıkarmanın sevinciyle ömründe ilk defa yemek ısmarları. patsoydu tabiki.

hacı o kız da yalan oldu. herifin tekrar başımıza kaldığına mı yoksa kolyeyi yine geri alışına mı üzülelim bilemedik. yine o yan cebinden çıkarıp gösterdi biz sormadan. bu sefer gerçekten üzülmüştü çok. bozduralım uğur dedi, yok çok düşer fiyat zarar edersin dedim. itiraz etmedi. cebine koydu.

en son 2009 kasım ayı. yine uzun zaman göremeyince sözlendi nişanlandı felan sandım. o ara başka bi marketin bakliyat reyonuna terfi etmiş. 1-2 iş arkadaşı/sevgili karşımı arkadaşlıktan sonra yine aklını birine takarak geldi. zaten sadece sormak amaçlı gelip gidiyor.  onda da yap dediğin şeyi yapmaz, sakın ha dediğin şeyi koşarak yapar.

olmadı bu sefer ama. üzülmedi hiç. ne rahat adam lan derken mevzu çıktı ortaya. yeni bulduğu kızın adı da öncekilerle aynı. madem kolye var diyerek kıza niyetlenmiş. allaha şükür ki kız başından def edip o kolyeyle doğum gününde karşılaşmadı.


ne oldular? [haha]

ben: askere gittim geldim.
ersin: 2 buçuk senedir kayıp. evlenmeye çalışıyor
kolye: adım gibi biliyorum hala duruyor
kızlar: doğum gününde kolyeye seviniyolar

 

ohudunuz mu lan?

diyaloğun ufaktan sertleşmeye başlayıp tartışmaya dönüşmesinden yaklaşık olarak 2~4 dakika sonra kızın boynunu yana yatırırken aynı anda ellerini de beline koyup testi pozisyonuna geçmesiyle başlar.

bu pozisyonun devamında sakin görünür. eller ve boyun açısını korur. bir süre anlatılan şeyi gerçekten anlıyormuşcasına dinler. hafiften kafa sallar. sanırsın ki gerçekten seni dinliyor, dediğine gelecek, sarılıp öpücem. yok kardeşim öyle bir şey umutlanma. bu hareketler ve sessizlik pek hayırlı olmadığı gibi kötüye yorulmalı. zira sen bunları düşünürken o artık gelişmelere kendini kapattı. ellerini belinden çıkarıp aşağıya salladığı an rahatla. çünkü tamamen bayram namazı gibi devamı.

salladıktan sonra kolları göğsünde bağlar. bu noktadan sonra yapacağın bir şey yok. haklı yahut haksız olarak susarak dinleyeceksin. çünkü o şu an “ne alakası var” ve “…. öyle miii?” şeklinde cümlelerle seni doğduğuna pişman edecek konuyla alakalı olmayan cümleleriyle. durup “bi saniye yanlış anladın” deme fırsatını yakalarsan harcamayacaksın. sevgilisi/kocası felansan o ara ağzını kapat ve öp.

eğer hemcinsi veya sıradan bir erkek arkadaşı isen yapacak bi şey yok. ilgili veya ilgisiz olarak aynı şeyi tekrarlayıp duracak. geçmiş olsun.

kereviz

Posted: Temmuz 28, 2011 in util cd
Etiketler:, , , , , , ,

hayatımda bir kere tattım. onda da taşşak malzemesi oldum. şöyle ki;

sene geçen sene. araya giren askerliği yaşanmışlık olarak görmezsek geçen sene. çalışıyorum o zamanlar. iş yerine 2 adet davetiye geldi. konu itibari ile benim bulunmam lazım. şimdi git göz nuru sakalları kes, takım elbise giy, kundura ayakkabılarla yürüyeme. zira mecbur kalınca seminer veya eğitimde alırım elime broşürlerden birini kafamı ona eğer uyurum. kimse de demez ki herif uyuyor. inceliyor ilgileniyor oluyorum. arada bir de sayfa değiştiririm. çıkışında da o ortam haricinde kimseye takım elbiseli yakalanmadan eve gelirim. çünkü en son ceketi üsküdar ticarette giydim. kırmızıydı.

neyse, 2 adet davetiye geldi işte. hemen yan çizdim. siz gidin gibisinden verdim birini muhasebeden diğerini stajerlerden birine. atlaya zıplaya kaptılar pezevenkler. hafta sonu taksim ve the marmara. gazı da verdim;

-olm ordan da 2 hoş hatun alıp istiklale akarsınız. e zaten hafta sonu..
-büyüksün abi
-hayır iriyim

yediler tabi. ama ben çok kısa süre sonra öğrendim ki ye, iç ve sıç varmış. yani seminer arasında sınırsız açık büfe. işiniçinde yiyecek bi şeyler varsa ben bodrum katta blok derste felsefe bile dinlerim. uyumam. e içim cız etti. hayalimde köfteler ve kızartmalar oluşmaya başladı. zeytin yağlılar felan da varsa gitti bizim davetiyeler?

gitmedi. bu sefer terse ateşledik.

-durup dururken semineri durdurup soru soruyor olm adamlar. biraz çalışın bence programa
-abi ciddi olamazsın? şaka de?
-şaka. ama ver davetiyeleri, vazgeçtim.

adamlara da götlük yaptık önce verip sonra geri alınca ama işin ucunda yiyecek bi şeyler varsa hiç sorun değil. ben onların gönlünü alırım hafta içi. patronun hesabından 2 karışık kebap yedirsem bir hafta masamı siler ibneler.

gittik. palas pandıras bi şekilde arayı getirdik. herkesten önce asansöre atladım en önce aşağı ineyim diye. el mel de yıkamadık aceleden. indim. geçtik mevzunun kuyruğa. bilen bilir, bilmeyenler de şu an tarif ediyorum. girmeyin sıraya. kapıdan çıkıp otobüs duraklarının oraya gidin. meydan büfe var. tavuk döner ayran var. o zaman ucuzdu ama şimdi de en fazla 3 tl eder.

evet girdik sıraya aldık tabağı tepsiyi dönüyoruz oval bizimdeki tezgahın(?) etfasında. millet göz ucuyla birbirini keserek “acaba çoh mu aldım ayılık mı ettim” bakışı atarken ben tek tek inceledim. ilk turu 2:45:52 ile attım. sonrasında 3 tur daha döndüm. millet oturdu yemeye başladı. ben de sadece 2 gıdım kıvırcık var. inek gibi hissettim kendimi. üstelik ben oraya 2 gün yemek yemeden aç gitmiştim.

sonra 4′üncü turda en iyi tur zamanını yaptım garsonun yeni bir tepsimsi bir şeyin içinde bir yiyecek getirdiğini gördüğüm an. hemen damalı bayrak dalgalandı gözümde ve durdum. son düzlükte yaşlı bir amcanın yanından hızla geçtim. bir baktım ki patates! o kadar garip bulduğum şeyin içinde patates buldum. hayvanlar gibi sevinerek 6-7 parça kadarını aldım. “lan bu haşlanmış mı kızarmış mı?” soruları eşliğinde bir masaya ilişip oturdum. lakin oturana kadar tabağı hayvan gibi doldurup rezil olduğumu da farketmedim.

sapladım çatalı bıçağı. bana mısın demedi? ben banasın deyip yandaki servisten kaptığım bir bıçak daha attım önceki çatal-bırak kardeşliğinin arasına. biraz sıyrıldı. odun gibi bi şey. “ne yapmışlar bu patidise” diyorum, kendi kendime konuşuyorum, gülüyorum. o ara karşıma oturan iş ortağı diğer bir bayideki tanıdık sima çarpıyor gözüme.

-uğur o patates değil ki
-he?
-kereviz o

küstüm. hayata küstüm amına koyim. 3 saat yukarıda o dedeyi dinlerken siktiler ama canım bu kadar yanmadı. etrafıma göz gezdirip bi şeyler yiyorlar mı diye baktım ama gayet kibarca da olsa yiyor adamlar. ben bildiğin aç kaldım. e su da içmiştim otururken. o halde yukarı çıksak o sessizlikte benim karnım hayvan gibi guruldar.

çıktım. karşıya geçtim. meydan büfeye. yedim saman kağıdın arasından tavuk döneri, yanında da kamyoncu ayranı denen cam şişede sütaş ayranı.

velhasılı kelam aç kaldım sevgili dostlar. hala dişlerimin bu kerevize saplanmaya çalıştığı anı hatırlarım.

yemeyin. yedirmeyin. sağlıklı kalın. dönerle ölün.

çok garip bir hikayesi var bende. kullandım mı? hayır.

sanırım 2000′lerin başı. herkesin gazetelerden kuponla 3210 ve ericsson t10 aldığı dönem. ama bu a1018 ile geldi. o yüzden başka. sonuçta 39 kupona ve günde 1 milyona. parayı siktiret o telefon için 39 kere gazete almaya gittiğini düşünsen yeter zaten. ki o zamanlar da telefonlar zaten adam gibi çekmiyor.zaman zaman kapının önüne çıkıp elindeki telefonu havada gezdiren adamlar. o halde bir de işe yarıyormuş gibi bağıra bağıra konuşuyosun. zaten az daha fazla bağırınca yakın mesafelerle görüşmek için telefona ihtiyacın kalmıyor. ve hey aynı soru;

-çekmiyo mu?
-hayır.

tuş takımı mavi pad üzerinde. esas heybeti de anteninde gizli. dik koyunca kazaya belaya mahal vermesin ve helikopter çarpmasın diye antenin ucuna da led koymuşlar. batarya bloğu da zaten bu 1 aselsan 4014 telsizler 2. bildiğin blok. çanta olması lazım. arkadaki kıskacı kemerde kullansan pantul belinin orası aşağı iniyor. bir de bunun altına chat board yaptılar. onun için bir de silikon kılıf. bu zımbırtı için de ekstra kupon mu ne biriktirdiler. biriktirdim mi? yoo.

bir de bizim şükrü var. ne kadar kupon biriktirsen alamayacağın. evin altındaki kartonpiyercinin alçıcısı. akşama kadar elinde leğen, surat bembeyaz bi abi. yaşça bizden hayli büyük. o yüzden halı saha maçlarındaki kaleci eksiğine karşı bildiğin ilaç. kendine de güveni sağlam. sorsan engin ipekoğlu’ndan sonra ikinci. ordan oraya uçar ordan oraya. vakabayaşi gibi. ama gel gör ki sağ gözde hafif şaşılık var. orta sahayı geç ve vur. top sağda şükrü sola uçmuş. parmaklarının ucundan kaçmış gibi de hayıflanır. bizim gibi salakların içinde de kendini 3-5 kızı idare eden biri olarak gösterir. biz de yeriz.

neyse baba bu kupon mupon derken, karı kız derken, alçıydı sahaydı derken aldı olm telefonu. sürekli elinde. altında chat board. bir oraya bir buraya. saatlerce yazıyor adam. kıskanmamak elde değil. biz kızın serçe parmağını tutucaz diye dünyanın eziyetini çekip halt oyunlarına girelim; şükrü iki tık yazsın alsın hatunları. olmaz. olamaz. çünkü maçları da ekiyor.

neyse gel zaman git zaman ericssondu chat boarddı derken merakıma yenik düştüm. ne yazıyor bu adam saatlerce. e bir de pahalı olm o zaman sms. sihirli bi şeyler mi var, hakkaten pınar’ın ablasına mı yazıyordu derken ekranı gördüm. sadece ekranı değil nasıl yazdığını da gördüm. meğer bizimki akşama kadar elinde gezdirip yazmıyomuş. yazmaya çalışıyomuş. üstelik malum hatuna yazdığı/yazabildiği/yazamadığı tek şey de;

-operim gozlrnden

ulan şu icadı gözümde bitirecek başka bir kelime/cümle/ot/bok olamazdı. ericsson da bilse ki bunu şükrü kullanıp kızlara “öperim gözlrnden” diye asılacak onlar da yapmazlardı. ben de bilsem böyle bir gerçekle karşılaşıcam o ekrana bakmazdım.

her neyse. sene olmuş 2011. az önce netten telefon bakarken dikkat ettim de hep benzer şeylere bakıyormuşum lan ben. blackberry olsun nokia c3 felan olsun. kısmet. alıcaz artık. hanıma da sabahına yazarım. “öperim gözlrnden”.

tarih şükrüden ibaretmiş. şükrüüüüü, bana bak.


hani buradan devremülk yahut komple bi mülk sahibi olarak bir yorum yapmak isterdim. ama şunu ta 2001 yılında, lisenin ilk yılında daha tamamlanmadan yapılan bir tanıtım ve gezi karışımı turumla yazıyorum. şöyle 1-2 gün kalsaydım oturup kitap yazardım.

dediğim gibi yıl 2001, sanırım. bizim peder bey ile dayımın ortaklaşa batırmaya çalıştıkları iş yerinde gelişiyo her şey. 2 ihlas pazarlamacısı bizimkilerin y anında saatlerce anlatıtıp duruyor, kovuyolar gitmiyor. kısacası tanıtım ve gezi vs istemiyorlar. ama elemanlar biraz ajitaston yaptıktan sonra ve demi de yeşil, doğa, deniz, manzara, havuz, webcam gibi kelimelerle vurunca bizimkilerin aklı kayıyo baba. ikisi de kendi evlerine büyük bi sürpriz ile geliyolar.

-aha hafta sonu pikniğe gidiyoruz.

hacı biz böyle bi danalık yaptık, kandık diyene kadar da veriyolar bize gazı. pazar sabahı kadıköy sahilinden kalkacak “feribot” için başlıyolar bizimkiler hazırlıklar yapmaya. piknik tüpüncen deniz şortuna, can simidinden (evet ördekli) plaj havlusuna kadar. poşet poşet malzeme. bir de bununla yetinmeyip evli abla ve enişte çiftini de çağırıyoruz. abla ev taşımaktan bitmiş, enişte iş yerindeki gece vardiyasından ölmüş vaziyette bir kaç saat denize girmek umuduyla da geliyor. yalnız adam bayram ediyor kayınpeder kıyak yaptı tura götürüyo diye. onun için olay tam kızgın kumlardan serin sulara.

hazırlıklar tamam, sabah dayılarla kadıköyde buluşulmuş, o tura bizimkileri gelmek üzere kekleyenler ve adı geçen “feribot” beklenmeye başlamıştır. ama bi gariplik var abi. etrafa baktıkça irili ufaklı gruplar var lakin hepsi elini kolunu sallaya sallaya gelmiş. bizim kollar da kopmuş torbalardaki battaniye ve eşyaları taşımaktan. ben şaşırdıkça şaşırıyorum, millette baktıkça bakıyor bize. herkesin suratında “acaba hangimiz yanlış yaptık” bakışı var. o ara hemen arkadaki ailenin benle akran elemanı yanımıza yalaşıp “tanşınıyo musunuz? deyince jeton düşüyo. yanlış yapmışız.

bizim meşhur “feribot” geliyor. ama hayli küçük. ismi “ali kaptan ii”. bildiğin karaköy-üsküdar hattında çalışan bi turyol motoru. herkesin suratında büyük bir hayal kırıklığı, benimde. dudağımı büküyorum, ağlamaklıyım. elimdeki poşet elimden kayıp düşüyor. ortada yuvarlanan bir adet piknik tüpü ve eşliğinde ensemde bir tokat. babam.

-hadi la ayakta kalıcaz.

bindik. o gacır gucur koltuk gıcırdamaları eşliğinde 3-4 saatlik bir yol. yol esnasında sanki cümle alem karadenizliymiş gibi sürekli dönen karadeniz havaları, ikrammış niyetine içtiğimiz ama sonradan paraları toplanan çaylar, dayımın oğlunun kilo kilo kusması ve sahile inişimiz. hacı bitti mi çile derken sanki toplama kampıymış gibi hareket ettiren görevliler var başımızda. her grubun (gruplar da en az 100′er kişi) başında 2 eleman var. gruplar sırayla önce evleri sonra da havuz ve sahili gezdiriyorlar. üstü açılabilen havuzu gösterdiklerinde eniştem atlayıp “girebilirmiyik” diye soruyor, her ağaç altı gölgede annem ve yengemin “kimse kapmadan oturalım biz bi yere” diye söylenmeleri, babamların da hala gerçekten piknik yapacaklarını ve sonrasında denize gireceklerini sanmaları, eniştemin uykusuzluktan kapanan gözleri birbirini izliyor.

sonunda bi yere oturamıyoruz tabi. sıradan bir salona sokuluyoruz. salonun bi kenarında tabldotla yemek alıp sıra sonunda para ödeyenler var. geri kalanında ise yiyeceğini “bizim gibi” getirenler de oturmuş yemeklerini yiyolar. herkesin tabaklarda çoba, nohut ve pilav var ramazan çadırı gibi. benim de önümde mavi bi plastik kap. anamın patatesli böreklerini yiyorum sinirli sinirli. babamın elinde haşlanmış tavuk, annem tansiyondan bayılmak üzere, enişte kafayı kenara koymuş uyuyor.

birazdan bir projeksiyon cihazı açıp tanıtıma başlıyorlar bi yandan da slaytı durdurup satış yapıyorlar. artık kendi adamları mı bilmiyorum ama deli gibi de satıyo herifler o bitmemiş mülkleri.börek bitiyor, tavuğa başlıyorum. bir yandan da görüntüyü kesip milletin fikrini soruyorlar. herkeste bir neşe, bir heyecan. o ara uyumuş ve horlamaya başlayan enişteye bi soru geliyor

-e damat bey sizce nasıl
-ney nasıl
-evler yani
-abi ben sabaha kadar uyumadım biliyo musun

onlar bitiremiyor, ben bitiyorum. akşam oluyor ve bizim “feribot” gelip bizi alıyor. yine kadıköy ve yine ev. o gün bugündür annem eve armut almaz, sinirlenir. babam alınca da kızar. ben de motora binemiyorum. eniştem denize girmez oldu, evi üsküdardan taşıdı.

bugün anneme sordum;

-anne canım armut istiyo, yıllar oldu yemedim be hahaa
-ellere gala armutlu

acaba özgürlüğümü yavaş yavaş kaybediyor olmam mı, yoksa bunu geçici bi süreyle devredip sonra daha ciddi bi yaşam için geri almaya uğraşacak olmam mı saçma? henüz böyle bir soru benim için var mı acaba diye düşünürken cevabını aramak sanırım çok saçma kalacak.

sanırım bu sefer de mecburu oyunuyorum ben. son dakikada şiddetle beklenen gol için geriye dönüp hazırlık pasları yapmak yerine uzun oynayıp bütün riski üstüne alan oyuncu oluşumun gerçek zamanda [kedi yılı değil] 6. yılı. belki de alıştığım için son toplar bende, belki gün ışığına mecburiyetten çıkarılamayan başarısızlığımın üzerine bir yenisini eklemek için toplar bende, belki de sonunda erken bir veda planlayıp maçın henüz 10. dakikasında formamı çıkarıp yere bırakayım diye toplar hep bana. yine belki kendi jübilesine bile yedek başlayıp hep birilerinin arkasında beklemek kadar kötü olmasa bile bu sonu kendime hazırladığım için şanslıyım. jübile, ben, şanslıyım, risk, top. bilmiyorum belki de bunları fazlaca yan yana kullanmamalıyım. en azından top ve ben kısmını kullanmasam hani.

belki çok belli etmesemde kafa olarak uzun süre ortadan kayboluşumun sıkıntısını yansıtıyorum. yatıyorum uyuyamıyorum, uyuyorum ama yatamıyorum, uzanıyorum ama sızamıyorum ve en güzeli de artık otobüste bile uyuyamıyorum. benim için artık her otobüs dolu, her yolculuk uykusuz, her durak boş. ısrarla seferini tamamlayıp garajına dönmeyi planlayan şöfor gibiyim. karanlığım kapalı, tabela [varış] sönük ve kapılar yerli  yerinde.

**

harun kolçak vardı bi zamanlar. anası/babası ünlü diye kendisi de ünlü olmak zorunda bırakılan insanlardan. önce gözlüklü ve kıvırcık saçlı, sonra gözlüksüz imaj ve kayboluş. sebebini kesin olarak bilmiyorum ama hala gözlükleri çıkardığı için kayboldu herif diye iddaalaşırım. belki sadece ben değil de bir kaç kişi daha harun’un bir kaç  yıllık kayıpları oynayışını imaj yapayım derken çıkardığı gözlüklere bağladık. ortaya çıktığında ise düz saçları ve gözlüksüz, gözlüksüz de gördüğünü iddaa eden bir çift göz vardı. hemen imdadına eski dostu bendeniz yetişiverdi. gerçi döndükten sonra sadece yetişti mi yoksa hem yetişti verdi mi bilmiyorum. yetişi-verdi, böyle daha iyi sanki.

sonrası gene vahim. harun gene dönüp bu hatun ile düet yapmak ve parlamak üzerine kayboldu. belki albüm öncesi belki de kendini kaybediği ile ortadan yitti. bir süre sonra lüle saçlım bir haber bülteninde görülüverdi[bülten bile vermez bu adama]. bu sefer sadece görüldü. zira o haline veren eden sanmıyorum ki ola.

elinde kendi yaptığı ekmeği, eşşek kadar eşref amcadan kalan [5 yaşımdan beri eşref ve eşşeği karıştırırım] evinde 2 çekyat ve mutfağında küçük tüple basıldı. bir ara kaçak dolum yaptığını ve piknik tüpü üzerinde oturduğu profilini gözlerimin önüne getirdiysem de değilmiş. ama yine bekledim ki o çekyatların arasından bendeniz veyahut olmadu bi kibariye felan çıksın. çıkmadı, haftaya kaseti de çıkmadı. ne şarkı ne de porno kaseti. olmadı bi osbir cek onun vidyosunu koy herif. olay olsun sadece.

sonra gördüm ki haberlerde de bilmem ne felsefesine kaydığını, ekmeğini suyunu kendi yapmaya başladığını, hatta [burayı sallıyor olma ihtimalim yüksek] 2-3 tane korsan kız arkadaş yapıp sikt… haahahhaahassiktir burası olmadı..

neyse o fakir hayatın bi felsefe olduğuna inandırmaya çalıştıysa da 1 hafta sürmedi olayın aslı. bizim harun efendi borca batmış, evinde ne ekmek ne su kalınca oturup kendi yapmaya çalışmıştı. hemen ertesi gün olaya sezen aksu arkadan kasıtlı biçimde müdahale edip ödediydi borçlarını. herkese doğru gibi gelse de en azından bi sarı kart lazımdı. arkadan, sarı, serçe. bendeniz ise o ara hala yok. hani vermiyosun yetişişeyet be.

abi para herifi kurtarmadı. döndü dolaştı gene bendeniz ile düet yapıp ezan filan okudular. harun sonunda götü kurtardı. ama bende de bendenizsiz kalmış harun kolçak gibi diye de bi söz bıraktı.

ben de saçlarımı kestirdim, gözlüğümü çıkardım. ama kayboluşum ve belki de kendimi bulamayışım bir gözlük veya bir saçla olamaz sanırım. ama benim bendeniz’im hiç gitmeyecekse?

**

şimdi ben de merak ediyorum; harun gibi tek başıma kalıp zor da olsa kenarda kendi yağımla ve kendi zorluklarımla dursam mı iyiydi, yoksa bu zorunlu kayboluşta bendeniz’imin sadece varlığı yeter deyip geçici olarak servis dışı olmak mı mantıklı?

henüz çözemedim neydi, nasıl oldu veyahut nasıl olacak. ben bulamadım 3 yanlıştan sonra gelen doğru muyum yoksa benden sonraki doğruyu piç edecek olan son yanlış mı?

b planı diyip plansız hareket etmek mi güzel yoksa kötü planla dövünmek mi?

belki de yine dolandırılıyorum :)

18.01.2010